Metropulün Ortasında Bir Tarımsal Vaha: Tarihi Yedikule Bostanları

15. yüzyıldan bu yana İstanbul üzerine yapılan araştırmalarda kent, bir ‘’tüketim canavarı’’ olarak adlandırılmaktadır. Yüzyıllardır İstanbul’un aynı tüketim çılgınlığını sürdürdüğünü söylemek, sanıyoruz ki mümkündür.

Uzun yıllardır tarımsal faaliyetlerin maliyetlerinin artması ve bunun tüketici üzerindeki yansımaları tartışılmakta. Son yıllarda Covid-19 virüsü salgının da etkisiyle tarımsal ürünler tıpkı diğer ürünler gibi cebimizi yakmaya başladı. Dönemimizin popüler çözümü ise mega kentlerin etrafında zamanında var olan, kırsal alandan kente gerçekleşen yoğun göç nedeniyle yok edilen tarımsal alanların yeniden canlandırılmasından geçiyor. Türkiye’nin en büyük ve kalabalık şehri İstanbul içerisinde ise Osmanlı’dan bu yana şehrin göbeğinde, tarihi yarımada kara surları içinde, İstanbul’da tarımsal alan olarak adlandırabileceğimiz bir yer bulunuyor: Yedikule Bostanları.

Kentsel Tarım Nedir?

Kaynakları sınırlı bir dünyada yaşadığımız aşikar. Bu nedenle sürdürülebilir kaynaklara yönelmek, özellikle büyük kentlerde, oldukça önemli hale gelmiş durumda. Sürdürülebilirliğin en önemli özelliklerinden birisi kendi kendine yetebilme halidir. Küresel gıda pazarlarının etkisinden kurtulup o bölgede yaşan halkın ihtiyaçlarına yönelik üretim yapılması ile sürdürülebilir bir kent yaşamı oluşturmak güzel bir hayal gibi görünüyor olsa da mümkündür. Çengelköy salatalığı, Kemer patlıcanı, Yedikule yağlı göbek marulu ve bunun gibi başka birçok ürün İstanbul bostanlarındaki ürün çeşitliliğinin, İstanbul ve içinde yaşan insanlar gibi pek çok kimliği ve özelliği barındırdığını bizlere göstermektedir. Bu aynı zamanda bize kent içinde sosyal bir sürdürülebilirliğin olduğunu da ifade etmektedir. İstanbul bu bostanlarla, mevsime göre ve hatta iki yakada bile değişen ürün çeşitliliği ile beslenerek bir tüketim canavarı olmaktan çıkabilir.

Sürdürülebilirlik kavramının kendi kendine yetebilme dayanağının yanında bir diğer önemli özelliği, sadece o anı kurtarmak değil, gelecek nesilleri de düşünmektir. Toprak tıpkı bizim gibi yaşan bir canlı ve onu işleyene benziyor. Bu anlamda bostanlar, yüzyıllardır onunla birlikte yaşan bostancılardan bize, yaşadıkları döneme ve tüketim alışkanlıklarına dair birçok bilgi aktarıyor. Bazı kaynaklardan 1300’den fazla bostancı ve neferinin çalıştığı, 10. Yüzyılda bu bostanlarda pırasa, roka, pancar, kırmızı turp gibi ürünlerin yetiştirildiğini öğreniyoruz. Bu bostanları işleyen bostancılar aslında bizlere birer miras bırakmış durumdalar.

Temiz, sağlıklı, güvenli ve yerel gıdaya ulaşmanın büyükşehirlerde neredeyse imkansız hale gelmeye başladığı bu dönemde Yedikule Bostanları şehir içi tarımın son kalesi olarak ekolojik bir direniş simgesi olmuş durumda. 1985 yılında UNESCO tarafından Dünya Mirası Listesi’ne alınan Kara Surlarının dibinde yer alan bostanlar 5. Yüzyıldan beri varlığını sürdürmekte olmasına rağmen son yıllarda kentleşmenin bir sonucu olarak tehdit altında. Haritalar incelendiğinde özellikle son yüzyılda yeşil alanlarda çok ciddi bir azalma olduğu görülüyor. İstanbul Büyükşehir Belediyesi bu tehdidin farkına vararak, bostan kültürünün tematik olarak korunmasına yönelik ‘’Kentsel Tarım Parkı’’ projesini hayata geçireceğini açıkladı. Bizlere düşen ise yaşadığımız kentte hem bize hem de gelecek nesle yaşanabilecek alanlar bırakmak ve bu alanların belki yaratılmasını sağlamak, belki de yok edilmesini engellemektir.

Tasarlab